Slovenya’ya neden aşık oldum?

16211

Amerikalı yazar Noah Charney, Ljubljana’ya [Lubliyana diye okuyoruz] ayak basar basmaz anlamıştı. Bu şehir, daha önce gördüklerinden farklıydı. Gelecekte eşi olacak kadın ile tanıştığındaysa; inanılmaz manzaraları, ilginç gelenekleri ve lezzetli yemekleri ile karşısında keşfedilecek koca bir ülke vardı. Peki peki, çok da koca değil.

Editörün notu: Bu yazı, İngiliz The Guardian gazetesinden çevrilmiştir. Charney’nin kaleme aldığı “Why I fell in love with Slovenia” başlıklı yazısını kaynağından okumak için, buyrun.

Yıl 2000’di. Londra’da yaşayan Amerikalı bir öğrenci olarak Eurorail turuna çıktım. Eurorail’i bütün Avrupa kentlerini kapsayan bir açık büfe olarak düşünebilirsiniz. Açık bir bilet alıyorsunuz ve bütün bir Avrupa’yı trenle istediğiniz kadar gezebiliyorsunuz. Bu maceraya atılmadan önce, Lonely Planet: Europe on a Shoestring‘imi [bir çeşit seyahat rehberi diyebiliriz], daha önce Eurorail turuna çıkan arkadaşlarıma verdim. Onlardan kendi notlarını, yorumlarını, önerilerini eklemelerini istedim. Hepsi de, birbirlerinden hiç haberleri olmadan, Avrupa’da gördükleri en güzel yerin Slovenya’daki Bled Gölü olduğunu yazdılar.

Harita: Guardian

Hızlıca 2006’ya atlayalım. Lisansüstü eğitimimi alırken bu sefer şöyle bir karar aldım. Bazı Avrupa kentlerinde en az bir ay yaşayacak ve nerede yaşamak istediğime karar vermeye çalışacaktım. Venedik, Roma, Madrid, Floransa, Leiden’da bu planımı gerçekleştirdim. Son durak olarak da Ljubljana’ya ayak bastım. Ve orada aşık oldum. Hem ülkeye, hem de ileride eşim olacak kadına.

Ljubljana, kalabalık ama güzel – Fotoğraf: Alamy

Onunla evlenebilmek için, düğün günümüzde, Sloven dağ köylerindeki kızlara talip olmanın gerekliliği olan birçok evlilik öncesi işkenceden hayatta kalarak çıkmam gerekti. Kız isteme gelenekleri dahil bütün süreçlerden alnımın akı ile geçtikten sonra, huysuz köylüler tarafından kiliseye girmemize ve nikahımızı kıymamıza izin verildi. Aradığım yerin burası olduğunu biliyordum ve o günden beri kendimi bu ülkenin bir parçası olarak hissediyorum.

Fotoğraf: Matjaž Tan

Slovenya benim için bir fırsatlar diyarıydı. Öyle ki, ülkenin yabancı amigolarından biri haline geldim ve yakınlarda bir kitap bile çıkardım: “Slovenology: Living and Travelling in the World’s Best Country.”  Bu; anılarımdan, seyahatlerimden ve daha önce ülke ile ilgi yazdığım makale koleksiyonlarından oluşan bir kitap. Çoğu zaman Slovenya, “gizli cennet” olarak tabir edilir. Buna rağmen yıllardır “gizli” kalmayı başarmıştır da. Alpler ile Adriatik arasında gizlenen bu küçük ülkeyi ziyaret edenler, az bilinen bir cenneti keşfetmiş gibi hissederler. Londra’dan ucuz uçuşların ülkeyi bir hafta sonu destinasyonu yaptığı doğru. Başkent Ljubljana’nın evlilik öncesi partileri için uğrak bir şehir olduğu da. Fakat Slovenya, bunlardan çok daha fazlası. Öncelikle, ülkeyi bir köşesinden diğerine rahatlıkla dil sorunu yaşamadan gezebilirsiniz. Herkes İngilizce konuşuyor. Dünyanın en güvenli ülkelerinden birisi, ve söylemeye gerek olmasa da ekleyelim; ayrıca en temizi.

Bu ülkeyi memleketim olarak seçtikten sonra birbirimizi daha samimi bir şekilde tanımak için hemen başkentin kuzeyindeki Kamnik kasabasına yerleştim. Amacım bölge insanından bu gizli cennetin sırlarını öğrenmekti. Hemen bir plan yapmaya koyuldum. İlginç bulduğum insanlarla iletişime geçip röportaj talebinde bulunacaktım. Mesela büyük folk-rock muzisyeni Vlado Kreslin’den, dünyaca ünlü aşçı Janez Bratovz’dan ve burada yaşayan Bosnalı yönetmen ve oyuncu Branko Duric’den. Vakit kaybetmeden işe koyuldum ve şanslıyım ki hepsi de röportaj talebimi kabul etti. Slovenya’da herkes e-postalarını kendisi yazar, Başbakan bile sadece bir mesaj uzaklıktadır. Birçok insanla bu yolla arkadaş oldum ve projelerimde işbirliği yaptım.

Fotoğraf: Alamy

Slovenya’nın Bruce Springsteen’ı olan Vlado Kreslin beni Macaristan sınırındaki ülkenin en uç bölgesi olan Prekmurje’un harikalarıyla tanıştırdı. Prekmurje, leylekler diyarı. Dümdüz bir yayla. Nehir üzerinde değirmenler… Kreslin, Roman kültürünün ve nüfusunun çoğunlukta olduğu bu bölgede, babasının hanında, Slovenlerin ve Romanların şarkılarını dinleyerek büyümüş. Karımla birlikte Kreslinlerin hafta sonu evinde bir partiye katıldık. DJ’lerden bakanlara onlarca konuk, kaynamakta olan bir kazan yahninin etrafında toplandık. Biber ile doldurulmuş zengin Macar kebabı ve yakınlardaki Mura nehrinden tutulmuş taze balıkların kokusu eşliğinde sohbet ettik. Yemekten sonra Kreslin ve arkadaşları enstrümanlarını kapıp, ay üzerimizde yükselirken gitar, violin ve santurlarını konuşturmaya başladı.

Kras Köyü – Fotoğraf: Matjaž Tan

Bir turist olarak, Bled Gölü’nü biraz tuhaf buldum. Oranın büyüsünü ancak, yönetmen ve oyuncu Branko Duric ile birlikte Bled Film Festivali’ne gittiğim zaman yaşadım. Göle yukarıdan bakan bir tepede, Josip Broz Tito’nun bir zamanlar en sevdiği konutu olan villada toplandık. Kutlama atıştırmaları tüketildikten sonra, akşam ile birlikte kepli kürekçilerin gondolları ile birlikte yola çıktık. Mumlar, bize adanın ortaçağa ait kilisesine kadar eşlik etti. Festival katılımcıları merdivenleri koltuk olarak kullandı ve iskele ödüllerin dağıtıldığı sahne işlevi gördü. Ve ardından parti başladı. Kilisenin papazı Amerikalı aktör Armand Assante ile selfie çekmek için oldukça hevesliydi. Bled Gölü, turizm tuzaklarından uzak, büyüleyici bir ışığın altında en güzel haliyle süzülüyordu.

Yine de bütün deneyimlerin arasında evlatlığı olduğum bu ülke hakkında en çok bilgiyi Janez Bratovz ile çıktığım yaz gezisinde öğrendim. Eski Yugoslavya mutfağının babası olan Bratovz’un yeni yemek kitabı için Slovenya’ya özgü tadları keşfe çıktığımız bu turda ülkeyi baştan aşağı dolaştık. Rota, Bratovz’un yemek yaparken kullandığı 20 özel malzemeye göre şekillendi.

Fotoğraf: Urska Charney

İtalya sınırındaki Goriska Brda’da dünyanın en lezzetli jambonunu tattık. Prekmurje yaylalarında, Kocbek ailesi tarafından asırlardır devam eden bir gelenek olarak elle dövülen kabak tohumu yağı enfesti. Tolmin’in tepelerinde, bugün sadece meze olarak sunulan Soca nehri alabalıkları tutan bir çiftçi ile tanıştık. I. Dünya Savaşı’nda askerlerin karınlarını doyurmak için Soca nehrini mesken tutmasıyla, bu tür neredeyse yok olacaktı. Piran yakınlarında, Roma İmparatorluğu’ndan, yani tuzun para yerine kullanıldığı zamanlardan beri ailesi tuz hasat eden Dario ile tanıştık. Dolenjska dağlarına çıkıp keçi güden çobanlarla muhabbet ettik. Ormanlarda dolaşan ayılar ve kurtlardan bahis açılınca ben arabada kalmayı tercih ettim. Bratovz, fotoğrafta gördüğünüz gibi hiç oralı bile olmadı.

Fotoğraf: Matjaž Tančič

Ljubljana’daki lüks evini satıp Istrian yarım adasında 30 keçi alan avukat Ales Winkler, tanıştığım en ilginç tiplerdendi. İnternetten kendi kendine peynir yapmayı öğrenen Winkler, bu yıl Uluslararası Yavaş Yemek Festivali’nin ana konuşmasını yaparak Fransız ve İtalyanlara hünerlerini öğretti.

Aleš Winkler, keçi peyniri üreticisi – Fotoğraf: Matjaž Tančič

Slovenya’ya ilk günkü gibi aşığım. Ve tabii ki karıma da. Eğer bu yazıyı okur ve Slovenya’ya yerleşmeye karar verirseniz, ilk biranızı ben ısmarlayacağım.

Fotoğraf: Getty Images

Nereden başlamalı? 

Başkent Ljubljana’ya gelip oradan günlük turlar ile Kamnik’e gelebilirsiniz. Kamnik, daha ucuz, alternatif bir seçim. Havaalanına sadece 15 dakika uzaklıkta ve Alplere açılan en ideal kapı. Otelden yemeğe her şey, başkenttekinden üçte bir daha ucuz. Kamnik’te kalabalıklardan uzakta olma şansınız da olacak. 30 Pound gibi gecelik bir ücretle, burada en güzel retro otellerde kalabilirsiniz. Slovenya seyahati için en ideal aralık, Mayıs ile Eylül ayları arası.

Kaynak: Guardian 

Yorumlar